Yazılarıma ara verdiğim dönemde İtalya’nın güzide şehirlerine geziler düzenledim. Öncelikle Roma’ya yaptığım geziden bahsedeceğim. Roma… Ne kadar büyük ve ne kadar görkemli… Bunu diğer şehirleri gezince daha da iyi anlıyorsunuz.
Söze yolculuğumu kısaca anlatmakla başlayayım. Yolculuğun başlangıç noktasının Carnello olması gerekirdi ama ne yazık ki öyle değil. Carnello 3 kasabanın kesişim noktası olsa da Roma’ya giden otobüslerin geçtiği bir noktada yer almıyor. Bu nedenle Alessandra ile birlikte 10 dakikalık bir yolculuk yapıp, otobüs bileti almak için büfe aramaya koyulduk. Büfe dediysem her yol kenarında bulunan büfelerimizi düşünmeyin. Daha çok tekel bayilerine benzeyen küçük dükkanlar bunlar. İtalyanca da “Tabacchi” deniliyor. Pazar sabahı yola koyulduğum için açık bir tabacchi bulmakta zorlandık. İlk gittiğimiz tabacchi’de de benim almam gereken BIRG isimli bileti bulamadık. Tam moralim bozulduğu sırada başka bir yere uğrayıp 10.5 € tutan BIRG biletimi aldım. Sizlere bilet pahalı gelmiş olabilir ama özelliklerini anlatınca normal bir fiyat diyebilirsiniz. Birde euroyu Türk lirasına çevirmeden düşünün… Yoksa bu işin altından ne siz ne de ben kalkabiliriz J.
BIRG metro, otobüs ve trenlerde kullanılabilen bir bilet. Bu bileti onaylattıktan sonra o gün gece yarısına kadar istediğiniz kadar kullanabiliyorsunuz. Her bölgenin kendine ait bileti var. Benimki Lazio bölgesinde geçerli. Gideceğiniz yerin uzaklığına göre değişik fiyatları var. Ben Roma’ya gidip döneceğim için en pahalı olanını almak zorundaydım.
Açık bir tabacchi bulup biletimi aldıktan sonra COTRAL isimli otobüsüme bindim. Şehirlerarası bir yol olsa da bizim gibi bir sistemleri yok. Bu COTRAL otobüsleri hem şehir içi hem de şehirlerarası ulaşımı sağlıyorlar. Tahmin ettiğiniz gibi bizim şehirlerarası otobüslerimiz gibi konforlu değiller. Benim seyahatim 1 saat 40 dakika sürdüğü için sorun değildi. Ama uzun bir yolculuğa bu otobüslerle gidilmez.
Otobüs yolculuğumun sakin geçtiğini söyleyebilirim. Yolda beni şaşırtan birkaç şey görmeden olmazdı tabi ki… Otoyolda at arabası görmeyi sadece bizim ülkemize has bir şey olduğunu zannederdim ama yanılmışım. İtalya’da da buna şahit oldum… Bize fazlasıyla benzediklerini söylemiştim değil mi? J Yüzümde bir tebessümle at arabasının yanından geçtikten sonra, içimi bir korku kapladı. Otobüs fazla mı dolaşıyordu ne? Tabelalara göre Roma’ya giden yol soldaydı ama biz neden sağa gidiyorduk? Panik yapmalı mıydım? En kötüsü otobüsten inip ne zaman geleceği belli olmayan diğer otobüsü mü beklemeliydim? Yolları bilmemek ne kadar kötü… Derin bir nefes al Aysun! Doğru otobüstesin… Eminim bu dolambaçlı yol, Roma’ya giden yola bağlanacaktır. Bağlanmalı! Ah dehşet dolu birkaç dakikadan sonra otobüsümün Roma’ya doğru gittiği kanaatine vardım. Bir ohhh çektim ve geriye kalan yolculuğumun tadını çıkardım.
Evim Roma’ya yakın olsa da ulaşım açısından pek de iyi bir yerde değil. Otobüs yolculuğu sadece başlangıçtı. Roma’nın Anagnina (ananyina diye okunuyor. İtalyanca değişik bir dil. Gn yan yana gelince ny diye okunuyor.) isimli ilçesi son duraktı. Buradan yarım saatlik bir metro yolculuğu yapmam gerekiyordu. Sonunda Şeyma ile buluşacağımız yere ürkütücü Roma Termini’ye gelmiştim.
Roma Termini’ye ürkütücü dememin nedeni çok büyük olması. Yön duygusu olmayan biri için gerçekten korkutucu bir yer. Neyse ki benim için sorun değildi. Zaten Roma’ya geldiğim ilk günde birçok yerini öğrenmek zorunda kalmıştım. Şeyma’nın yerini öğrendikten sonra hiçbir yere ayrılmamasını söyledim ve onu kolayca buldum.
Şeyma ile ilk kez burada tanıştım. Temmuz ayından beri İtalya’daki diğer Comenius Asistanları ile iletişim halindeyiz. Facebook’un yararlı uygulamalarından birini yani gruplarını kullanarak birbirimizle her konu hakkında bilgi alışverişinde bulunduk. Diğer arkadaşlarım gibi Şeyma’yı da sadece gruptan tanıyordum ama bu Roma gezisi sayesinde görüşme imkanımız oldu. Grubumuzun amaçlarından biri de buydu aslında, İtalya’yı tek başınıza gezmek sıkıcı olurdu değil mi?
Lafı yine uzatıyorum kusura bakmayın. Şeyma’yla tanıştıktan sonra hemen yola koyulduk. Fethetmemiz gereken kocaman bir şehir vardı. Heyecanla konuşmaya başladık. İtalya’ya geldiğimiz günden beri yaşadıklarımızı kısaca anlattık birbirimize. Türkçe’yi doya doya konuştuk. Gün içinde İngilizce veya az da olsa İtalyanca konuşmaktan ne kadar sıkıldığımızdan bahsettik. Akşamları ailemizle konuşsak da gün içinde ana dilinizi konuşmamak insanın canını sıkabiliyor. Neyse böyle heyecanla deneyimlerimizi anlatırken sağ taraftan bir ses duyduk. Ses şöyle diyordu: “Merhaba!”. İlk önce yanlış duyduğumu sandım ama konuşmaya devam edince Roma’daki ilk dakikalarımızda hemen bir Türk çifte rastladığımızı anladım. Roma’ya tatil için gelen çiftimiz birçok yeri gezmişti. Bu yüzden bize nereden başlamamız gerektiği ile ilgili birkaç tavsiyede bulundular. Sohbetimiz koyulaşırken metroya doğru yürüyorduk. Şeyma ve bayan (adlarını neden öğrenmedik inanın bilmiyorum ve utanıyorum bundan) neredeyse akraba çıkacaklardı. İkisi de Aydınlı’ydı. Neyse bu neredeyse akraba olma olayına bol bol güldükten sonra, inme zamanımızın geldiğini fark ettik. Ellerinde otellerinden aldıkları haritayla bize buraları gezseniz iyi olur diyen çiftimizin haritasından bizde de olsa diye düşünürken: “Acaba fazla haritanız var mı?” diye sordum. İşte kurtarıcımız elimizdeydi. Bu kocaman şehri ancak kurtarıcımız olan haritayla gezebilirdik. Haritayı onlardan almasaydık bir yerden satın almamız gerekecekti. Ama paramızı daha önemli şeylere harcamalıyız değil mi? 1 €’nun bile önemi var.
| Piazza del Popolo |
Metrodan çıktığımız anda karşımıza çıkan tabela bizi gülümsetti. “Turkish Kebab” yolculuğumuzun ilk anlarında bizi karşılayan yazıydı. Sonrasında yolumuzu bulmak için hemen haritamıza başvurduk. İlk durağımız Piazza del Popolo’ydu. Piazza kelimesini fazlasıyla kullanacağım için anlamını hemen yazayım; meydan demek. Sanırım şimdiye kadar gördüğüm en büyük meydanlardan biri. Pazar günü olduğu için yerli ve yabancı turistlerle doluydu. Herkes bir köşede fotoğraf çekiyordu. Biz de birkaç fotoğraf çekip, meydanı kuşbakışı görebileceğimiz bir tepeye çıktık. Manzaranın keyfini çıkarıp fotoğraf çekildikten sonra Roma’nın en pahalı mağazalarının yer aldığı Via del Corso (via da tahmin ettiğiniz gibi cadde demek) yürümeye başladık. Yolun iki yanındaki mağazaların sadece vitrinlerine bakarak yürüdük. Arada içeriye doğru sokulup fiyatlarına da bakmaktan geri kalmadık ama göz ucuyla bakmamız, hemen yürümeye devam etmemize neden oldu. Sanırım bu yolun en ucuz mağazalarından olan H & M’i görünce içeriye girmeden yola devam edemedik.
| Basilica dei SS. Ambrogio e Carlo |
Kesemize uygun bir şeyler aldıktan sonra yol üzerindeki Basilica dei SS. Ambrogio e Carlo kilisesine girdik. Gördüğüm kiliseler arasında en şaşaalısının bu olduğunu söyleyebilirim. Her yer altın varaklarla kaplıydı. Çok büyük değildi ama içinizi huzurla doldurduğu bir gerçekti. Tanrı’nın evinde böyle hissetmeliydiniz değil mi?
Kiliseden çıktıktan sonra Via del Corso’da ilerledik ve ünlü Piazza di Spagna vardı. Tabi yürürken Prada, Gucci ve Louis Vitton gibi mağazalara uğramayı da unutmadık. İspanyol Merdivenleri’nde kısa bir süre dinledikten sonra 16. Yüzyıl Fransız kilisesi Tirinita dei Monti’yi ziyaret ettik. Bu kilise diğerine nazaran daha sadeydi. Fazla kalabalık olması ve daha gideceğimiz birçok yer olması nedeniyle kısa bir turdan sonra yola koyulduk. Piazza di Spagna hakkında küçük bir bilgi; 1821 yılında Piazza di Spagna’ya yakınlarındaki evinde ölen genç şair John Keats’in evi müzeye dönüştürülmüştür. Ama biz burayı ziyaret etmedik. John Keats üç katlı traverten basamaklar için, “neşe dolu bir yaz tembelliği bulutu” demiştir.
Yolumuza devam edip Piazza di Spagna’nın hemen yanındaki Piazza Colonna’nın birkaç fotoğrafını çekip karnımızı doyurmaya karar verdik. Yediğim Margherita pizzasında sadece mozarella peyniri ve domates vardı. Bu ilk yediğim pizzadan fazla haz etmediğimi belirtmeliyim. Neyse ki daha sonra yediklerim muhteşemdi. Yoksa pizzanın neden bu kadar abartıldığını anlamadan ülkeme dönecektim.
| Fontana di Trevi |
Yemekten sonra yola devam edip şimdiye kadar gördüğüm en büyük Zara’yla karşılaştık. 3 katlı tarihi bir binaydı. İçi o kadar kalabalıktı ki… Ayrıca bizim için pahalıydı da… Neden bilmem ama Zara’yı sevmiyorum zaten. Neyse buradan çıkıp Şeyma’nın karşılaştığımız andan beri sürekli bahsettiği Fontana di Trevi (biz neden öyle diyoruz bilmiyorum ama bildiğiniz Aşk Çeşmesi burası. Aslında adı Trevi Çeşmesi.) geldik. Mitolojik canlıların tasvir edildiği çeşme gerçekten görkemli. Ayrıca o küçük meydan için fazla büyük. Turist kalabalığı arasından kendinize yol bulup, sağ omuzunuzun üstünden paranızı atmayı unutmayın. O kocaman ve muhteşem dondurmaya dalan Aysun Gülseven bunu unutsa da Roma’ya sürekli geleceği için başka şansının olduğuna inanıyor.
Fontana di Trevi’den sonra metroya binmek için Piazza di Spagna’ya yürüdük. Merdivenlerin hemen bitiminde daha önce fark etmediğimiz Babington’s Tea Rooms’u gördük. Burası gerçekten ünlü ve pahalı bir İngiliz çay evi.
Kısa bir metro yolculuğundan sonra Piazza Barberini’ye ulaştık. Burası o kadar önemli bir yer olmasa da meydanın ortasındaki çeşme gerçekten hoştu. Sonrasında başka bir meydana yürümeye karar verdik. Piazza della Repubblica’ya yürüdük. Yolda çok güzel heykeller gördük. Türkiye Büyükelçiliği buradaymış ama biz bunu bilmiyorduk. Ayrıca burası parlementonun olduğu yer sanırım.
| Basilica S.Maria degli Angeli |
Meydanın karşısındaki Basilica S.Maria degli Angeli kilisesine girmeye karar verdik. Karşıya geçmeye çalışırken İtalyanlar’ın bize ne kadar benzediğini bir kez hatırlatan bir şey yaşadık. Arabayla yanımızdan geçen İtalyan Apaçileri camdan sarkarak“Che Belle!” diye bize bağırıyorlardı. Anlamını tahmin etmişsinizdir belki ama yine de yazayım… Bu ne güzellik gibi bir anlamı olabilir. Böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim…
Kiliseyi gezdikten sonra gitme zamanının iyice yaklaştığını fark ettik. Roma’nın sadece çok küçük bir bölümünü gezebilmiştik. Ama yine gelecektik. Tatlı bir yorgunlukla trene bindik ve bu güzel günün kritiğini yapmaya koyulduk. Konuşmanın sonunda da Roma’ya her geldiğimizde dondurma yememiz gerektiği kararına vardık… O ünlü İtalyan dondurması bambaşka bir şey… İştahınızı daha fazla kabartmadan yazıma son vereyim… En kısa zamanda Pisa, Floransa ve Roma’nın diğer kısmını anlatacağım yazımla sizlerle olmak dileğiyle….