11 Kasım 2011 Cuma

At Arabası, Roma’ya Ulaşamayacağım Korkusu ve İtalyan Apaçileri

 Çok uzun zaman oldu, farkındayım. Bir sürü olay olsa da yazmak istemedim. Üşengeçlik en kötü huylarımdan birisi, biliyorum. Bundan sonra daha düzenli aralıklarla yazılarımı yazmaya çalışacağım… Umarım bunu başarabilirim... J


Yazılarıma ara verdiğim dönemde İtalya’nın güzide şehirlerine geziler düzenledim. Öncelikle Roma’ya yaptığım geziden bahsedeceğim. Roma… Ne kadar büyük ve ne kadar görkemli… Bunu diğer şehirleri gezince daha da iyi anlıyorsunuz.

Söze yolculuğumu kısaca anlatmakla başlayayım. Yolculuğun başlangıç noktasının Carnello olması gerekirdi ama ne yazık ki öyle değil. Carnello 3 kasabanın kesişim noktası olsa da Roma’ya giden otobüslerin geçtiği bir noktada yer almıyor. Bu nedenle Alessandra ile birlikte 10 dakikalık bir yolculuk yapıp, otobüs bileti almak için büfe aramaya koyulduk. Büfe dediysem her yol kenarında bulunan büfelerimizi düşünmeyin. Daha çok tekel bayilerine benzeyen küçük dükkanlar bunlar. İtalyanca da “Tabacchi” deniliyor. Pazar sabahı yola koyulduğum için açık bir tabacchi bulmakta zorlandık. İlk gittiğimiz tabacchi’de de benim almam gereken BIRG isimli bileti bulamadık. Tam moralim bozulduğu sırada başka bir yere uğrayıp 10.5 € tutan BIRG biletimi aldım. Sizlere bilet pahalı gelmiş olabilir ama özelliklerini anlatınca normal bir fiyat diyebilirsiniz. Birde euroyu Türk lirasına çevirmeden düşünün… Yoksa bu işin altından ne siz ne de ben kalkabiliriz J.

BIRG metro, otobüs ve trenlerde kullanılabilen bir bilet. Bu bileti onaylattıktan sonra o gün gece yarısına kadar istediğiniz kadar kullanabiliyorsunuz. Her bölgenin kendine ait bileti var. Benimki Lazio bölgesinde geçerli. Gideceğiniz yerin uzaklığına göre değişik fiyatları var. Ben Roma’ya gidip döneceğim için en pahalı olanını almak zorundaydım.

Açık bir tabacchi bulup biletimi aldıktan sonra COTRAL isimli otobüsüme bindim. Şehirlerarası bir yol olsa da bizim gibi bir sistemleri yok. Bu COTRAL otobüsleri hem şehir içi hem de şehirlerarası ulaşımı sağlıyorlar. Tahmin ettiğiniz gibi bizim şehirlerarası otobüslerimiz gibi konforlu değiller. Benim seyahatim 1 saat 40 dakika sürdüğü için sorun değildi. Ama uzun bir yolculuğa bu otobüslerle gidilmez.

Otobüs yolculuğumun sakin geçtiğini söyleyebilirim. Yolda beni şaşırtan birkaç şey görmeden olmazdı tabi ki… Otoyolda at arabası görmeyi sadece bizim ülkemize has bir şey olduğunu zannederdim ama yanılmışım. İtalya’da da buna şahit oldum… Bize fazlasıyla benzediklerini söylemiştim değil mi? J Yüzümde bir tebessümle at arabasının yanından geçtikten sonra, içimi bir korku kapladı. Otobüs fazla mı dolaşıyordu ne? Tabelalara göre Roma’ya giden yol soldaydı ama biz neden sağa gidiyorduk? Panik yapmalı mıydım? En kötüsü otobüsten inip ne zaman geleceği belli olmayan diğer otobüsü mü beklemeliydim? Yolları bilmemek ne kadar kötü… Derin bir nefes al Aysun! Doğru otobüstesin… Eminim bu dolambaçlı yol, Roma’ya giden yola bağlanacaktır. Bağlanmalı! Ah dehşet dolu birkaç dakikadan sonra otobüsümün Roma’ya doğru gittiği kanaatine vardım. Bir ohhh çektim ve geriye kalan yolculuğumun tadını çıkardım.

Evim Roma’ya yakın olsa da ulaşım açısından pek de iyi bir yerde değil. Otobüs yolculuğu sadece başlangıçtı. Roma’nın Anagnina (ananyina diye okunuyor. İtalyanca değişik bir dil. Gn yan yana gelince ny diye okunuyor.) isimli ilçesi son duraktı. Buradan yarım saatlik bir metro yolculuğu yapmam gerekiyordu. Sonunda Şeyma ile buluşacağımız yere ürkütücü Roma Termini’ye gelmiştim.

Roma Termini’ye ürkütücü dememin nedeni çok büyük olması. Yön duygusu olmayan biri için gerçekten korkutucu bir yer. Neyse ki benim için sorun değildi. Zaten Roma’ya geldiğim ilk günde birçok yerini öğrenmek zorunda kalmıştım. Şeyma’nın yerini öğrendikten sonra hiçbir yere ayrılmamasını söyledim ve onu kolayca buldum.

Şeyma ile ilk kez burada tanıştım. Temmuz ayından beri İtalya’daki diğer Comenius Asistanları ile iletişim halindeyiz. Facebook’un yararlı uygulamalarından birini yani gruplarını kullanarak birbirimizle her konu hakkında bilgi alışverişinde bulunduk. Diğer arkadaşlarım gibi Şeyma’yı da sadece gruptan tanıyordum ama bu Roma gezisi sayesinde görüşme imkanımız oldu. Grubumuzun amaçlarından biri de buydu aslında, İtalya’yı tek başınıza gezmek sıkıcı olurdu değil mi?

Lafı yine uzatıyorum kusura bakmayın. Şeyma’yla tanıştıktan sonra hemen yola koyulduk. Fethetmemiz gereken kocaman bir şehir vardı. Heyecanla konuşmaya başladık. İtalya’ya geldiğimiz günden beri yaşadıklarımızı kısaca anlattık birbirimize. Türkçe’yi doya doya konuştuk. Gün içinde İngilizce veya az da olsa İtalyanca konuşmaktan ne kadar sıkıldığımızdan bahsettik. Akşamları ailemizle konuşsak da gün içinde ana dilinizi konuşmamak insanın canını sıkabiliyor. Neyse böyle heyecanla deneyimlerimizi anlatırken sağ taraftan bir ses duyduk. Ses şöyle diyordu: “Merhaba!”. İlk önce yanlış duyduğumu sandım ama konuşmaya devam edince Roma’daki ilk dakikalarımızda hemen bir Türk çifte rastladığımızı anladım. Roma’ya tatil için gelen çiftimiz birçok yeri gezmişti. Bu yüzden bize nereden başlamamız gerektiği ile ilgili birkaç tavsiyede bulundular. Sohbetimiz koyulaşırken metroya doğru yürüyorduk. Şeyma ve bayan (adlarını neden öğrenmedik inanın bilmiyorum ve utanıyorum bundan) neredeyse akraba çıkacaklardı. İkisi de Aydınlı’ydı. Neyse bu neredeyse akraba olma olayına bol bol güldükten sonra, inme zamanımızın geldiğini fark ettik. Ellerinde otellerinden aldıkları haritayla bize buraları gezseniz iyi olur diyen çiftimizin haritasından bizde de olsa diye düşünürken: “Acaba fazla haritanız var mı?” diye sordum. İşte kurtarıcımız elimizdeydi. Bu kocaman şehri ancak kurtarıcımız olan haritayla gezebilirdik. Haritayı onlardan almasaydık bir yerden satın almamız gerekecekti. Ama paramızı daha önemli şeylere harcamalıyız değil mi? 1 €’nun bile önemi var.

Piazza del Popolo
Metrodan çıktığımız anda karşımıza çıkan tabela bizi gülümsetti. “Turkish Kebab” yolculuğumuzun ilk anlarında bizi karşılayan yazıydı. Sonrasında yolumuzu bulmak için hemen haritamıza başvurduk. İlk durağımız Piazza del Popolo’ydu. Piazza kelimesini fazlasıyla kullanacağım için anlamını hemen yazayım; meydan demek. Sanırım şimdiye kadar gördüğüm en büyük meydanlardan biri. Pazar günü olduğu için yerli ve yabancı turistlerle doluydu. Herkes bir köşede fotoğraf çekiyordu. Biz de birkaç fotoğraf çekip, meydanı kuşbakışı görebileceğimiz bir tepeye çıktık. Manzaranın keyfini çıkarıp fotoğraf çekildikten sonra Roma’nın en pahalı mağazalarının yer aldığı Via del Corso (via da tahmin ettiğiniz gibi cadde demek) yürümeye başladık. Yolun iki yanındaki mağazaların sadece vitrinlerine bakarak yürüdük. Arada içeriye doğru sokulup fiyatlarına da bakmaktan geri kalmadık ama göz ucuyla bakmamız, hemen yürümeye devam etmemize neden oldu. Sanırım bu yolun en ucuz mağazalarından olan H & M’i görünce içeriye girmeden yola devam edemedik.
 Basilica dei SS. Ambrogio e Carlo

Kesemize uygun bir şeyler aldıktan sonra yol üzerindeki Basilica dei SS. Ambrogio e Carlo kilisesine girdik.  Gördüğüm kiliseler arasında en şaşaalısının bu olduğunu söyleyebilirim. Her yer altın varaklarla kaplıydı. Çok büyük değildi ama içinizi huzurla doldurduğu bir gerçekti. Tanrı’nın evinde böyle hissetmeliydiniz değil mi?

Kiliseden çıktıktan sonra Via del Corso’da ilerledik ve ünlü Piazza di Spagna vardı. Tabi yürürken Prada, Gucci ve Louis Vitton gibi mağazalara uğramayı da unutmadık. İspanyol Merdivenleri’nde kısa bir süre dinledikten sonra 16. Yüzyıl Fransız kilisesi Tirinita dei Monti’yi ziyaret ettik. Bu kilise diğerine nazaran daha sadeydi. Fazla kalabalık olması ve daha gideceğimiz birçok yer olması nedeniyle kısa bir turdan sonra yola koyulduk. Piazza di Spagna hakkında küçük bir bilgi; 1821 yılında Piazza di Spagna’ya yakınlarındaki evinde ölen genç şair John Keats’in evi müzeye dönüştürülmüştür. Ama biz burayı ziyaret etmedik. John Keats üç katlı traverten basamaklar için, “neşe dolu bir yaz tembelliği bulutu” demiştir.

Yolumuza devam edip Piazza di Spagna’nın hemen yanındaki Piazza Colonna’nın birkaç fotoğrafını çekip karnımızı doyurmaya karar verdik. Yediğim Margherita pizzasında sadece mozarella peyniri ve domates vardı. Bu ilk yediğim pizzadan fazla haz etmediğimi belirtmeliyim. Neyse ki daha sonra yediklerim muhteşemdi. Yoksa pizzanın neden bu kadar abartıldığını anlamadan ülkeme dönecektim.

Fontana di Trevi
Yemekten sonra yola devam edip şimdiye kadar gördüğüm en büyük Zara’yla karşılaştık.  3 katlı tarihi bir binaydı. İçi o kadar kalabalıktı ki… Ayrıca bizim için pahalıydı da… Neden bilmem ama Zara’yı sevmiyorum zaten. Neyse buradan çıkıp Şeyma’nın karşılaştığımız andan beri sürekli bahsettiği Fontana di Trevi (biz neden öyle diyoruz bilmiyorum ama bildiğiniz Aşk Çeşmesi burası. Aslında adı Trevi Çeşmesi.) geldik. Mitolojik canlıların tasvir edildiği çeşme gerçekten görkemli. Ayrıca o küçük meydan için fazla büyük. Turist kalabalığı arasından kendinize yol bulup, sağ omuzunuzun üstünden paranızı atmayı unutmayın. O kocaman ve muhteşem dondurmaya dalan Aysun Gülseven bunu unutsa da Roma’ya sürekli geleceği için başka şansının olduğuna inanıyor.

Fontana di Trevi’den sonra metroya binmek için Piazza di Spagna’ya yürüdük. Merdivenlerin hemen bitiminde daha önce fark etmediğimiz Babington’s Tea Rooms’u gördük. Burası gerçekten ünlü ve pahalı bir İngiliz çay evi.

Kısa bir metro yolculuğundan sonra Piazza Barberini’ye ulaştık. Burası o kadar önemli bir yer olmasa da meydanın ortasındaki çeşme gerçekten hoştu. Sonrasında başka bir meydana yürümeye karar verdik. Piazza della Repubblica’ya yürüdük. Yolda çok güzel heykeller gördük. Türkiye Büyükelçiliği buradaymış ama biz bunu bilmiyorduk. Ayrıca burası parlementonun olduğu yer sanırım.

Basilica S.Maria degli Angeli
Meydanın karşısındaki Basilica S.Maria degli Angeli kilisesine girmeye karar verdik. Karşıya geçmeye çalışırken İtalyanlar’ın bize ne kadar benzediğini bir kez hatırlatan bir şey yaşadık. Arabayla yanımızdan geçen İtalyan Apaçileri camdan sarkarak“Che Belle!” diye bize bağırıyorlardı. Anlamını tahmin etmişsinizdir belki ama yine de yazayım… Bu ne güzellik gibi bir anlamı olabilir. Böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim…

Kiliseyi gezdikten sonra gitme zamanının iyice yaklaştığını fark ettik. Roma’nın sadece çok küçük bir bölümünü gezebilmiştik. Ama yine gelecektik. Tatlı bir yorgunlukla trene bindik ve bu güzel günün kritiğini yapmaya koyulduk. Konuşmanın sonunda da Roma’ya her geldiğimizde dondurma yememiz gerektiği kararına vardık… O ünlü İtalyan dondurması bambaşka bir şey… İştahınızı daha fazla kabartmadan yazıma son vereyim… En kısa zamanda Pisa, Floransa ve Roma’nın diğer kısmını anlatacağım yazımla sizlerle olmak dileğiyle….

7 Ekim 2011 Cuma

Utangaç(!) İtalyanlar ile pek de utangaç olmayan gençleri…

Carnello’daki 8. günümde yeni bir yazıyla sizlerleyim. Bir yere alışmak gerçekten uzun zaman alıyor. Bu alışma sürecinde yazı yazmak için zaman bulamadım açıkçası. Bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda yorgun hissettim. Ancak bugün zaman ayırabildim. Bu uzun ara yüzünden özür dilerim. Umarım daha kısa aralıklarla sizlerle birlikte olacağım.

Sekiz gün… Çok uzun bir zaman dilimi olmasa da yeni bir yerde, yeni insanlarla geçirdiğiniz bu kısacık zamanda birçok şey yaşayabiliyorsunuz. İtalyanlar hakkındaki düşüncelerimden hiç bahsetmediğim için onlar hakkındaki gözlemlerimle başlayacağım yazıma. İtalya’nın kuzeyinden güneyine gittikçe insanların daha çok Türklere benzediğini duymuştum. Ama gelmeden önce bana verilen tavsiyelerden biri bizler gibi olmalarını beklememdi. Bu nedenle kendimi İtalyanların bize benzemediğine inandırdım. Bu beklentimin gerçekleşmediğini söylemeliyim. Küçük bir kasabada olduğumdan mıdır yoksa tüm İtalyanlar böyle midir bilmiyorum ama bize fazlasıyla benzediklerini söyleyebilirim. Gerçekten sıcaklar ve kendinizi evinizdeymişsiniz gibi hissettiriyorlar. Genellemeleri sevmesem de bugüne kadar tanıştığım İtalyanlar sıcacık bir gülümsemeyle “Ciao!” dediler. Mentorum ve ailesi ise ayrı bir konu. Mentorumun görevlerinden biri burada bulunduğum süre içerisinde bana yardım etmek olsa da bu görevi gerçekten içinden gelerek yaptığını hissediyorum. Otellerinde misafirleri olduğum sırada balık ve domuz eti yemediğim için bana özel yemek yaptırması gerçekten büyük bir incelikti bence. Eve arkadaşlarımız geldiğinde annelerimiz sürekli “ama sen hiçbir şey yemedin!” diyerek tabaklarını doldururlar ya işte bunu aynen yaşadım J. Alessandra sürekli ne yediğimi takip etti ve bana özel makarnalar yaptırttı. Kızı Giada (cada diye okunuyor.) sürekli arabayla beni bir yerlere götürüp işlerimde yardımcı oluyor. Bazen yanımda sıkıldığını ve bunları sadece annesinin hatırı için yaptığını düşünsem ve bunu dile getirsem de bana her şeyin iyi olduğunu söylüyor. Dediğim gibi gerçekten  nazikler. Bu yaklaşımları sayesinde buraya alışmam daha kolay oldu. Şu an gerçekten çok mutluyum ve umarım hep böyle iyi insanlarla karşılaşırım.

Olaylara gelirsek… Filmlerde gördüğümüz o büyük İtalyan aile yemeğine şahit oldum. Şöyle upuzun bir masa düşünün; yaklaşık 25 kişinin oturabileceği bir masa. Yüksek sesle ve heyecanla bir şeyler anlatan İtalyanları düşünün şimdi de… Ve bu 25 kişinin aynı masa da olduğunu… Gece yatağınıza gittiğiniz de kulaklarınızın çınlamasını duymaya hazır olun. Bu kadar abartmama gerek yok aslında… Onların heyecanla bir şeyler anlatmasını izlemek bile yorucu J bu akşam yemeğinde hayatımda görmediğim kadar çok deniz ürününü gördüm. Gördüm diyorum çünkü daha öncede bahsettiğim gibi balıkla pek aram yok. Bir konuşma sırasında deniz ürünlerinden pek hoşlanmadığımı söylediğim mentorum hemen yanıma gelip; “Aysuun! Sen balık yemiyorsun değil mi?” dedi. Sorun olmayacağını tadabileceğimi söylesem de beni dinlemeyip başka bir şeyler hazırlattı. Fedakar, cefakar Alessandra…

Neyse akşam yemeğine dönersek demiştim ya bu kadar çok çeşit görmedim diye… Belki normali budur bilmiyorum ama yaklaşık 10 çeşit deniz ürünü de normal olamaz sanki… On çeşit yanlış okumadınız. Etkiyi arttırmak için yazıyla yazayım dedim. Yemek boyunca şaşkınca gidip gelen servislere baktım. Tabi arada bana sunulan yemekten de yemeyi ihmal etmedim. Alessandra’nın diğer kızı yemeklere bakıp çok şey kaçırdığımı söylese de ben pek emin değildim. Zaten o şaşkınlık bana yetmişti. Beyaz şaraplarından son yudumu alıp yemeklerini bitirdiklerini düşündüğüm de birazcık yürüyüşe çıkmaya karar verdiler. Tabi o kadar şeyi yedikten sonra yürüyüşe ihtiyaç vardı. Carnello’nun sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra otele döndüğümüz de sadece sohbet edeceklerini ve belki kahve içeceklerini düşünürken, garsonlarımız yeni servislerle çıkageldiler. Bitmemişti… Sırada ne vardı sizce? En ünlü yemeklerinde biri…. Makarna… Fazla bir şey yiyemediğim için hala açtım ve neyse ki makarna vardı. Ama o kadar deniz ürününden sonra bir şey yemeyeceklerini düşünürken makarnayı da yemeleri beni şaşırttı. Bana özel mantarlı makarnam güzel sayılabilirdi ama biz Türklere göre değildi. Makarnayı fazla diri bırakıyorlar ne yazık ki… Ama benim için bu kadar uğraşan aşçımıza minnettarım tabi ki… Bu enteresan yemeğin ardından izin isteyip odama gitmem gerekti. İngilizce konuşmayı pek sevmeyen utangaç İtalyanları bırakıp dinlenmem gerekiyordu. Yorgunluğun yanı sıra biraz da sıkılmıştım. Sürekli anlamadığınız bir dilde konuşan insanları dinlemek gerçekten sıkıcı. Arada genel olarak konunun ne olduğunu anlasam da bu yeterli değildi.

Sonunda odama ulaştığımda dolabımdaki lokumlar aklıma geldi. Bu güzel aile toplantısına küçük bir katkım olsun diye lokumları aşağıya götürmeye karar verdim. Daha önce lokumu denememiş olan Giada biraz çekiniyordu. Nedenini daha sonra anlattı ki lokuma benzer bir şey yemişti ve tadı çok kötüydü. Denediklerindeyse bayıldılar. Yarım kiloluk lokum anında bitti ve bu enteresan akşam da.

Sırada okulda geçirdiğim günler var. Comenius asistanı olarak haftada 16 saat derse girmem gerekiyor. Alt limitim 12 ders olsa da buna izin vereceklerini pek sanmıyorum. 16 saatte pestilimi çıkartacak gibiler. Bu süre az gibi görünse de İtalya’da öğretmenler haftada 18 saat çalışıyorlar. Anlayacağınız gerçek bir öğretmenden pek bir farkım yok. Türkiye’ye kıyasla bu komik bir rakam olsa da buraya alışmaya çalışan biri için biraz yorucu. Tabi zamanla her şey daha kolay olacaktır eminim.

Öğrencilerle tanışmam enteresandı. 1. Sınıflar merakla beni izliyorlardı. Şunu söylemeliyim ki İngilizceleri o kadar iyi değil. Konuşmaya utanıyorlar sanki… Çoğu konuşmaya çalışıyor. Tabi bir yabancının karşısında olmak da zor gelmiş olabilir. Kızlar daha meraklılar sanki. İlk 2 hafta sadece gözlem yapacağım. Bu nedenle belirli bir programım yok. Farklı yaş gruplarının olduğu birkaç sınıfı gözlemleme fırsatım oldu. Tabi en canavarları o pek de utangaç olmayan son sınıflardı. Sordukları ilk şey bir erkek arkadaşım olup olmadığıydı. Gençler… J

Öğrencilerle iyi bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum ama bu onları ders de konuşmaktan alıkoymuyor. Bizim liselerimizden pek de farklı değil sanki… Umarım burada geçireceğim aylar hem onlar için hem de benim için yararlı olur.

Haftanın olaylarından sonra biraz da çevreden bahsetmeliyim. Yaşadığım yer Carnello küçük bir köy. Üç kasabanın kesiştiği nokta da yer alıyor. Evimin bulunduğu yerin ismi Carnello olsa da Isola Del Liri isimli kasabaya bağlı. Yani bu küçücük köyün üç kasabada da sınırı var. Evim –teknik olarak Maria Teresa isimli bir bayanla yaşıyorum- çok şeker. J Kendime ait bir banyom ve kocaman bir odam var. Tek kötü yanı internet erişimim yok. Alessandra’nın söylediğine göre çok az kişinin interneti varmış ve internet almak için baya bir para vermek gerekiyormuş. Bu nedenle otelin internetinden yararlanıyorum. Odamın acayip bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. Şu an sağ tarafımda bulunan duvarda; tüm duvarı kaplayan ve İsa doğduktan sonra onu ziyarete gelenlerin tasvir edildiği bir resim var. Yükleyebilirsem bu resmi de buraya koyarım. Her sabah uyandığımda bu devasa resmi görmek ilginç oluyor ama buna alıştım gibi.

Yazımı sonlandırırken Liri deresinin küçük bir kolunun geçtiği, sevimli köyüm Carnello’dan sizleri selamlıyorum. En kısa zaman da görüşmek dileğiyle…

30 Eylül 2011 Cuma

Arpino'ya Yolculuk


İşte çabucak gelmişti. Aylar önce almıştım haberi ama gideceğim günün bu kadar çabuk geleceğini düşünmemiştim. Ahhhh bizim o deyimlerimiz var ya… Sayılı gün çabuk geçer… Ve öyle oldu. Roma’ya gitmeme saatler kalmıştı işte. Heyecan…. Gece uyumamam gerekirdi belki de ama şaşılacak şekilde güzelce uyudum ve sabahın ilk ışıkları bile pencereden süzülmeden, gözlerimi açtım. Son hazırlıklarımı tamamlayıp, pasaportumu çantama koyup koymadığımı  kontrol edip (birkaç kere kontrol etmişte olabilirim hatırlamıyorum..) yola koyulduk.

Esenboğa’ya doğru yavaşça yol aldık. Annem… Üniversiteyi şehir dışında okumayanlar daha iyi anlayacaklardır beni. Annenizden ilk kez ve uzun süreliğine ayrılmak, gerçekten çok zor. Her gün İtalya sözcüğünü  duyduğunda gözlerinde biriken yaşları saklamaya çalışmasını izlemek de… Bu güzel fırsatı değerlendirmek gerekti ve bu da annemden, ailemden ayrılmamı gerektiriyordu.

Havaalanında geçirdiğimiz 1 saat boyunca saçma sapan şeylerden konuştuk annem, ben ve kardeşim. Sanki biraz sonra uçağa binecek olan ben değildim. Ayrılık vakti geldiğindeyse son bir saat boyunca yanımıza uğramayan hüzün, birden ortaya çıkmıştı. Kardeşime ve anneme sıkıca sarıldıktan sonra uçağımın bulunduğu kapıya doğru gittim. Nasıl oldu bilmiyorum ama hüzün kayboldu. Sanırım tek başıma çıkacağım yolculuğun stresi ve heyecanı ağır bastı. Ailemden ayrılmak gerçekten üzücüydü fakat yolculuk zor mu geçecekti ne? Evet böyle bir hisle kapıya doğru yürüdüm. Bu arada Ankara’daki Esenboğa havaalanı gerçekten güzel. Bunu Roma’ya gelince daha iyi anladım.


Neyse lafı daha fazla uzatmadan yolculuğumu anlatayım. Uçağa ilk kez binen biri tedirgin olur herhalde. Ben bunu hissetmedim. Annemin uçaktan korkmayacak mısın sorusuna karşılık; “Neden korkayım ki!” dedim hep. Öyle de oldu. Günümüzün en güvenli ulaşım yolu havayolu değil miydi? Yukarıdan her şey o kadar güzeldi ki… Bir kez daha insanların güçlerinin olduğu bir dünyada yaşasaydım gücümün uçmayla ilgili olmasını neden istediğimi anladım. O bembeyaz bulutları görmek gerçekten güzeldi. Bir de uçtuğunuzu ve bulutların içinden geçtiğinizi hayal etsenize… Rüzgarı teninizde hissetmek… Neyse uçmak ile ilgili hayallerimi boş verip devam edelim…

İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’nda yaptığım aktarmadan sonra Roma’ya doğru yol alacaktım. İki uçuşun arasında yaklaşık 1.15 dakika vardı ve ben bu arada uzun süredir göremediğim arkadaşımı görmeyi planladım. Plan güzeldi ama uçuştan en az yarım saat önce kapıda olmamız gerektiği gerçeği daha da güzeldi. 15 dakikalık kısa bir görüşmeden sonra 201B numaralı kapıma doğru yola koyuldum. Yol çok mu uzundu ne… Havaalanını baştan sona yürüdüm. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim Sabiha Gökçen Havaalanı da muhteşem. Bu konuyu ısrarla açmamın nedeni Roma’ya sağ salim ulaştığımız da anlaşılacak.

Sonunda geldim sanırım… İki saatlik bir yolculuk sonunda Fuimicino Havaalanın’daydım işte. Vize başvurusu sırasında karşılaştığım arkadaşım ve onun arkadaşıyla birlikte hiç bitmeyecekmiş gibi görünen ve her ülkeden vatandaşı içeren bir kuyruk bizi bekliyordu. Tabi bundan önce Fuimicino Havaalanının sahip olduğu ve benim bir tane olduğunu düşündüğüm otobüsü beklemek zorundaydık. Pegasus kabin memurlarının (hostes kötü bir şey mi demek anlamadım kiiii neden kabin memuru diyoruz?) konuşmalarından duyduğuma göre uzun süre beklendiği olmuş. Neyse ki bizim ki 2 sefer yaptı da çabuk geldi ama bu çabukluk işimize yaradı mı? Tabi ki hayırrr!!! O sıra biz gidene kadar o kadar uzamıştı ki. Sırada bizim uçağımızdan sadece beş altı kişi vardı. Geçmek bilmeyen bir buçuk saatin ardından suratımıza dahi bakılmadan pasaportumuza onayımızı alıp geçebildik. Dışarıdan bakıldığında 2 katlı eski bir otogarı andıran bir yerdi Fuimicino. Birkaç fotoğraf ekleyecektim ama netteki fotoğraflar gayet güzel görünüyor. O yüzden benim tanımlamamla yetinebilir ya da bir gün siz gelip görebilirsiniz. Bu çileli bekleyişten sonra bir sorun daha çıktı tabi ki. Valizlerimiz ortada yoktu.  Şu valizleri aldığımız ve ismini bilediğim dönen kısımlar neden boştu ki? Evet kaybolmuşlardı… Pegasus’tan inen başka arkadaşların da bagajları yoktu. Bunu sorduğumuz bayan biz 9 numaralı kapının oraya yönlendirdi. Kapının ardında konuşmaya dalmış havaalanı çalışanları İngilizce sorumuza karşı ilk önce kayıtsız kaldıktan sonra pegasus lafını anlayıp valizlerin olduğu yeri işaret ettiler. İşte küçük bir umut… Sonucu tahmin edebildiniz mi? Bir de 11 numaralı kapıya gidin? Güzel gidelim.  Nemrut yüz evet, ilgilenmeyen bakışlar evet… işte karşımızdaki bayan böyleydi. Ama hakkını yemiyim bir şeyler söyledi ve bizi bilgi aldığımız masaya geri yolladı. Bu da işe yaramadı. Çaresizce ne yapalım derken bir kez daha 9 numaralı kapıya gitmeye karar vermiştik ki kapı kilitliydi. Son bir umutla etrafa bakınmaya karar verdik ve 3 arkadaşımız valizlerini buldu. Tamamıyla farklı bir yerdeydi eşyalar. Benim valizim ise ortalarda yoktu. Sıkıntıdan ne yapacağımı bilemezken 9 numaralı kapıyı kapatıp giden çalışanlardan birinin ortada bıraktığı valizi gördüm. Valizin yanında bir kişi ve bir de başka valiz vardı.  Bunun benim valizime benzeyen başka bir valiz olduğunu düşündüm ve üzülmeye devam ettim.  Gerçekte ise o benim valizimdi J eğer herkeste olabilecek renklerde bir valiziniz varsa sizin olduğunu anlamak için bir kurdeleyi tutulacak kısmına bağlayın. Ben tek valizimi kaybettiğim düşüncesiyle kahrolmuştum ve bu iğrenç bir duygu. Bu nedenle valizinizi 50 metre öteden tanıyacağınız bir yöntem geliştirin. J

Kısa sürede olsa ecel terleri döktükten sonra saat 4 te (italya saatiyle, bunu neden açıklıyorsam J ) havaalanından ayrılmaya karar verdim. Saat Arpino’ya ulaşmam için geçti. Buradaki mentourumun bana yollamış olduğu tren ve otobüs saatleri daha erken vakitler içindi ve bundan sonraki saatlerde otobüs bulamayabilirdim. Ama gözümü karartıp yola çıktım.

Fuimicino Havaalanından Roma’ya yaklaşık 50 dakikalık bir tren yolculuğu yaptım. Hiç bir durakta durmadan giden bu trenin adı Leonardo. Aslında havaalanından Roma Termini’ye (Roma’nın ulaşım merkezi olan garının adı: ayrıca metro istasyonlarına da bağlantısı var.) otobüslerde var ve bunlar daha ucuz ( Leonardo 15 €, otobüsler  7 €) ama bu kadar geç kalmışken otobüs beklemeyi göze alamadım. Biletimi aldıktan sonra trene doğru 32 kilo gelen kocaman valizim, sırtımdaki sırt çantam, omuzumdaki  laptop çantam ve diğer omzumdaki küçük çantamla yola koyuldum.  Trene binmek  gerçekten eğlenceli olacaktı. Valizimi tüy gibi kaldıracaktım o kocaman basamakta. Neyse ki İtalyanlar yardımseverler. Yoksa bu yolculuk daha da kötü olabilirdi. Cengaver bir İtalyan valizimi tüy gibi kaldırıp trene koydu.

Fuimicino Roma’nın uzak bir ilçesi ve yolculuk sırasında birçok apartman dairesi gördüm. Bu apartmanların bana ilginç gelen yönü çamaşır iplerinin olmasıydı. Bunun neresi ilginç diyebilirsiniz ama ben kurutma makinalarını kullandıklarını düşünmüşümdür hep. İpte asılı kırmızı don görmek gerçekten ilginçti benim için. Bir diğer ilginç nokta da grafitilerdi. Her istasyonun kenarındaki duvarlar grafiti doluydu. Grafitileri hiç sevmem. Kötü bir görüntüleri var açıkçası.

Sonunda Roma Termini’ye ulaştığımda 6. Hissimle yönümü buldum. Ama 6. His de bir yere kadardı bilet gişelerini bulmam biraz zor oldu. Hayatımda gördüğüm en ilginç biletti bu. Kalkış saati, platformu gibi bilgiler yoktu. Ne olduğunu anlamaya çalışıp yürürken birine sorayım dedim. Yarı İngilizce yarı İtalyanca derdimi anlatıp, karşımdaki hafif tombul kızıl saçlı toraman gencin yarı İngilizce yarı İtalyanca açıklamalarını dinledim. İtalyanlar esmer insanlarmış ya… hıı hıı evet… Leonardo trenine binmeden önce gördüğüm Kıvanç Tatlıtuğun yeni halinden bozma italyana söyleyin bunu… neyse bu açıklamadan sonra platformların olduğu yere gittim. Nedense bu toraman gencin cevapları yeterli gelmedi bana. Bu nedenle başka birine daha sordum. İç güdülerim gerçekten yardımcı oldu bana. Söyledikleri tam olarak doğru değilmiş. Sorduğum diğer kişi de İtalyanca konuştu benimle neyse ki biraz da olsa anlıyordum İtalyancayı. Güzel haber geldi(!) 1.15 dakika bekleyecektim.  Saat mi kaçtı? Altı… Susuzluğuma daha fazla dayanamadığım vakit. Hemen oradaki bir büfeden battal boy -750 ml.- bir su aldım ama aldığım su mineralli suydu. Maden suyu değil de bir değişiği. Açıkçası çok susuz olduğum için gayet güzel gitti ama dürüst olursam o kadar güzel değildi. Alışmak gerekecek.

Uzun bekleyişim süresince bir olay olmadı neyse ki. Ama insanları gözlemleme fırsatım oldu. Her tip insan mevcut. Bana ilginç gelen başka bir şeyde babet modasının İtalya’da da olması. Diğer ilginç yön de kasiyerlerin hiç değişmiyor olması. Ülke nasıl olursa olsun kasiyerler pek yüzünüze bakmıyorlar nedense.  Şimdi Roma Termini’de çok kalabalık bir yer. Haklı aslında. J neyse bu bekleyişten sonra 19.17 de trenime bindim.  Yolculuğum 20.45 te bitecekti. Arpino’ya nasıl gidecektim? Frosinone’den Sora’ya otobüsle gidip orada Alessandra’yı bekleyecektim ama vakit o kadar geç olmuştu ki. Alessandra’yı arayıp Trene yeni bindiğimi söyledim. Zavallı kadın şaşırdı. Sora’ya otobüs olmayacağını bu nedenle beni Frosinone’den alacağını söyledi. Keşke baştan bunu yapsaydık J

Trende karşıma sarışın çok şeker bir bayan oturdu. Yanında da bir genç vardı. Yine İtalyanların esmerliğiyle ilgili tabularını kıran açık kumral saçlı biriydi. Yabancı olduğum anlaşılıyor sanırım. İkisi de arada bana baktılar. Yolculuğum iyiydi ama telefonumun şarjı bitiyordu. Alessandra ve hala ulaşıp ulaşmadığımı merak eden ailemle konuşmalıydım. Siz siz olun sahte batarya almayın. 1 gün dolmadan biten bataryalar… Neyse ki biraz eskimiş olan gerçek bataryamı yanıma almıştım ve içi az da olsa doluydu. Aramaları yapabildim.

Beni rahatsız eden bir konu da anonslardı. Daha doğrusu anonsların olmayışı. Hangi durakta olduğumu anlayamıyordum. Karanlıkta tabelaları seçmeye çalışıyordum. Sonunda karşımdaki gence sordum ama İngilizcesi iyi değildi ne yazık ki. Yine sınırlı İtalyancam la anlaştık. 5 durak vardı inmeme.  Frosinone’ye yaklaştığımız da bana haber vermesini istedim ama sonraki durakta inmesi gerekiyordu. Cama yapışıp her tabelayı dikkatle okumaya başladım.  Bu işimi görürdü ama trenin kapıları kısa süreliğine açılıyordu ve ben o 32 kiloluk koca valizimi kapılardan zor geçirirdim. Trende çok az kişi vardı. Benim konuşmalarımı duymuş olan enteresan bir amca Frosinone’ye yaklaştığımızı söyledi. Ve sonunda gelmiştim. Zorlu bir merdiven inişinden ve yardımsever bir İtalyan sayesinde daha kolay olan bir merdiven çıkışından sonra Alessandra’yla buluştum. ..

İşte başlığımız gerçekleşti. Arpino’da bir öğretmen… Arpino’ya İtalya’ya alışmaya çalışan bir öğretmen…