7 Ekim 2011 Cuma

Utangaç(!) İtalyanlar ile pek de utangaç olmayan gençleri…

Carnello’daki 8. günümde yeni bir yazıyla sizlerleyim. Bir yere alışmak gerçekten uzun zaman alıyor. Bu alışma sürecinde yazı yazmak için zaman bulamadım açıkçası. Bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda yorgun hissettim. Ancak bugün zaman ayırabildim. Bu uzun ara yüzünden özür dilerim. Umarım daha kısa aralıklarla sizlerle birlikte olacağım.

Sekiz gün… Çok uzun bir zaman dilimi olmasa da yeni bir yerde, yeni insanlarla geçirdiğiniz bu kısacık zamanda birçok şey yaşayabiliyorsunuz. İtalyanlar hakkındaki düşüncelerimden hiç bahsetmediğim için onlar hakkındaki gözlemlerimle başlayacağım yazıma. İtalya’nın kuzeyinden güneyine gittikçe insanların daha çok Türklere benzediğini duymuştum. Ama gelmeden önce bana verilen tavsiyelerden biri bizler gibi olmalarını beklememdi. Bu nedenle kendimi İtalyanların bize benzemediğine inandırdım. Bu beklentimin gerçekleşmediğini söylemeliyim. Küçük bir kasabada olduğumdan mıdır yoksa tüm İtalyanlar böyle midir bilmiyorum ama bize fazlasıyla benzediklerini söyleyebilirim. Gerçekten sıcaklar ve kendinizi evinizdeymişsiniz gibi hissettiriyorlar. Genellemeleri sevmesem de bugüne kadar tanıştığım İtalyanlar sıcacık bir gülümsemeyle “Ciao!” dediler. Mentorum ve ailesi ise ayrı bir konu. Mentorumun görevlerinden biri burada bulunduğum süre içerisinde bana yardım etmek olsa da bu görevi gerçekten içinden gelerek yaptığını hissediyorum. Otellerinde misafirleri olduğum sırada balık ve domuz eti yemediğim için bana özel yemek yaptırması gerçekten büyük bir incelikti bence. Eve arkadaşlarımız geldiğinde annelerimiz sürekli “ama sen hiçbir şey yemedin!” diyerek tabaklarını doldururlar ya işte bunu aynen yaşadım J. Alessandra sürekli ne yediğimi takip etti ve bana özel makarnalar yaptırttı. Kızı Giada (cada diye okunuyor.) sürekli arabayla beni bir yerlere götürüp işlerimde yardımcı oluyor. Bazen yanımda sıkıldığını ve bunları sadece annesinin hatırı için yaptığını düşünsem ve bunu dile getirsem de bana her şeyin iyi olduğunu söylüyor. Dediğim gibi gerçekten  nazikler. Bu yaklaşımları sayesinde buraya alışmam daha kolay oldu. Şu an gerçekten çok mutluyum ve umarım hep böyle iyi insanlarla karşılaşırım.

Olaylara gelirsek… Filmlerde gördüğümüz o büyük İtalyan aile yemeğine şahit oldum. Şöyle upuzun bir masa düşünün; yaklaşık 25 kişinin oturabileceği bir masa. Yüksek sesle ve heyecanla bir şeyler anlatan İtalyanları düşünün şimdi de… Ve bu 25 kişinin aynı masa da olduğunu… Gece yatağınıza gittiğiniz de kulaklarınızın çınlamasını duymaya hazır olun. Bu kadar abartmama gerek yok aslında… Onların heyecanla bir şeyler anlatmasını izlemek bile yorucu J bu akşam yemeğinde hayatımda görmediğim kadar çok deniz ürününü gördüm. Gördüm diyorum çünkü daha öncede bahsettiğim gibi balıkla pek aram yok. Bir konuşma sırasında deniz ürünlerinden pek hoşlanmadığımı söylediğim mentorum hemen yanıma gelip; “Aysuun! Sen balık yemiyorsun değil mi?” dedi. Sorun olmayacağını tadabileceğimi söylesem de beni dinlemeyip başka bir şeyler hazırlattı. Fedakar, cefakar Alessandra…

Neyse akşam yemeğine dönersek demiştim ya bu kadar çok çeşit görmedim diye… Belki normali budur bilmiyorum ama yaklaşık 10 çeşit deniz ürünü de normal olamaz sanki… On çeşit yanlış okumadınız. Etkiyi arttırmak için yazıyla yazayım dedim. Yemek boyunca şaşkınca gidip gelen servislere baktım. Tabi arada bana sunulan yemekten de yemeyi ihmal etmedim. Alessandra’nın diğer kızı yemeklere bakıp çok şey kaçırdığımı söylese de ben pek emin değildim. Zaten o şaşkınlık bana yetmişti. Beyaz şaraplarından son yudumu alıp yemeklerini bitirdiklerini düşündüğüm de birazcık yürüyüşe çıkmaya karar verdiler. Tabi o kadar şeyi yedikten sonra yürüyüşe ihtiyaç vardı. Carnello’nun sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra otele döndüğümüz de sadece sohbet edeceklerini ve belki kahve içeceklerini düşünürken, garsonlarımız yeni servislerle çıkageldiler. Bitmemişti… Sırada ne vardı sizce? En ünlü yemeklerinde biri…. Makarna… Fazla bir şey yiyemediğim için hala açtım ve neyse ki makarna vardı. Ama o kadar deniz ürününden sonra bir şey yemeyeceklerini düşünürken makarnayı da yemeleri beni şaşırttı. Bana özel mantarlı makarnam güzel sayılabilirdi ama biz Türklere göre değildi. Makarnayı fazla diri bırakıyorlar ne yazık ki… Ama benim için bu kadar uğraşan aşçımıza minnettarım tabi ki… Bu enteresan yemeğin ardından izin isteyip odama gitmem gerekti. İngilizce konuşmayı pek sevmeyen utangaç İtalyanları bırakıp dinlenmem gerekiyordu. Yorgunluğun yanı sıra biraz da sıkılmıştım. Sürekli anlamadığınız bir dilde konuşan insanları dinlemek gerçekten sıkıcı. Arada genel olarak konunun ne olduğunu anlasam da bu yeterli değildi.

Sonunda odama ulaştığımda dolabımdaki lokumlar aklıma geldi. Bu güzel aile toplantısına küçük bir katkım olsun diye lokumları aşağıya götürmeye karar verdim. Daha önce lokumu denememiş olan Giada biraz çekiniyordu. Nedenini daha sonra anlattı ki lokuma benzer bir şey yemişti ve tadı çok kötüydü. Denediklerindeyse bayıldılar. Yarım kiloluk lokum anında bitti ve bu enteresan akşam da.

Sırada okulda geçirdiğim günler var. Comenius asistanı olarak haftada 16 saat derse girmem gerekiyor. Alt limitim 12 ders olsa da buna izin vereceklerini pek sanmıyorum. 16 saatte pestilimi çıkartacak gibiler. Bu süre az gibi görünse de İtalya’da öğretmenler haftada 18 saat çalışıyorlar. Anlayacağınız gerçek bir öğretmenden pek bir farkım yok. Türkiye’ye kıyasla bu komik bir rakam olsa da buraya alışmaya çalışan biri için biraz yorucu. Tabi zamanla her şey daha kolay olacaktır eminim.

Öğrencilerle tanışmam enteresandı. 1. Sınıflar merakla beni izliyorlardı. Şunu söylemeliyim ki İngilizceleri o kadar iyi değil. Konuşmaya utanıyorlar sanki… Çoğu konuşmaya çalışıyor. Tabi bir yabancının karşısında olmak da zor gelmiş olabilir. Kızlar daha meraklılar sanki. İlk 2 hafta sadece gözlem yapacağım. Bu nedenle belirli bir programım yok. Farklı yaş gruplarının olduğu birkaç sınıfı gözlemleme fırsatım oldu. Tabi en canavarları o pek de utangaç olmayan son sınıflardı. Sordukları ilk şey bir erkek arkadaşım olup olmadığıydı. Gençler… J

Öğrencilerle iyi bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum ama bu onları ders de konuşmaktan alıkoymuyor. Bizim liselerimizden pek de farklı değil sanki… Umarım burada geçireceğim aylar hem onlar için hem de benim için yararlı olur.

Haftanın olaylarından sonra biraz da çevreden bahsetmeliyim. Yaşadığım yer Carnello küçük bir köy. Üç kasabanın kesiştiği nokta da yer alıyor. Evimin bulunduğu yerin ismi Carnello olsa da Isola Del Liri isimli kasabaya bağlı. Yani bu küçücük köyün üç kasabada da sınırı var. Evim –teknik olarak Maria Teresa isimli bir bayanla yaşıyorum- çok şeker. J Kendime ait bir banyom ve kocaman bir odam var. Tek kötü yanı internet erişimim yok. Alessandra’nın söylediğine göre çok az kişinin interneti varmış ve internet almak için baya bir para vermek gerekiyormuş. Bu nedenle otelin internetinden yararlanıyorum. Odamın acayip bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. Şu an sağ tarafımda bulunan duvarda; tüm duvarı kaplayan ve İsa doğduktan sonra onu ziyarete gelenlerin tasvir edildiği bir resim var. Yükleyebilirsem bu resmi de buraya koyarım. Her sabah uyandığımda bu devasa resmi görmek ilginç oluyor ama buna alıştım gibi.

Yazımı sonlandırırken Liri deresinin küçük bir kolunun geçtiği, sevimli köyüm Carnello’dan sizleri selamlıyorum. En kısa zaman da görüşmek dileğiyle…